Tarih Bizden Umut, Vatan Senden Hayır Bekler!

16 Nisan cesaretin ve kararlığın günüdür. Bizler, bu cesaretimizi en umutsuz dönemde bile halka umut aşılayan devrimci geleneğimizden alıyoruz.

Tarih Bizden Umut, Vatan Senden Hayır Bekler!
Ersoy Akalın
Ersoy Akalın

Devlet beş bin yıl dolayında bir geçmişe sahipken, devleti bir çerçeveye oturtan ve devlet-yurttaş ilişkilerini düzenleyen yazılı anayasaların yalnızca iki yüzyıllık bir geçmişi vardır. Gerçekten de, İngiliz Devrimi sırasında kısa bir süre yürürlükte kalan 1654 tarihli Instrument of Government’i saymazsak, bugün hâlâ yürürlükte olan en eski yazılı anayasa, 1787 tarihli ABD Anayasası’dır.


Türkiye’de Anayasalcılık
Türkiye’de anayasacılık yeni değildir. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı, hiç kuşkusuz Türkiye’de anayasanın ilk adımıdır. Bununla ilk kez, yönetilenler uyruk konumundan yurttaş konumuna geçmeye başlamışlar; herkese can, ırz, mal dokunulmazlığı tanınmış; dini ne olursa olsun, herkes yasa karşısında eşit kabul edilmiştir. Türkiye bugüne dek beş anayasa kabul etmiş, toplam otuz yedi anayasa değişikliği geçirmiştir. Bunların her birinin sınıf anlamı, tarihsel rolü, toplumsal önemi elbette değişiktir. 1876’da kabul edilen ilk Osmanlı Anayasası, Kanun-u Esasi, bir bakıma salt padişahçılığın kılıfı gibidir. Yine de, küçümsenmemesi gereken bir başlangıç olmuştur. Unutmayın ki, o günlerde yazılı bir anayasası, hele bir parlamentosu olan ülkelerin sayısı çok sınırlıdır. Örneğin Rusya, bu adımları henüz atamamıştır. İki yıllık bir denemeden sonra, II. Abdülhamit anayasayı askıya almış ve otuz yıl boyunca Heyet-i Mebusan’ın bir daha toplanmasına izin vermemiştir. Yine de, bir kez anayasa kabul etmekle çok önemli bir adım atılmıştır. Bu anayasa, kâğıt üzerinde de olsa, yargının bağımsızlığını, yargıç güvencesini, mahkemelerin yasallığını, duruşmaların açıklığını, savunma hakkını, adaletin reddedilmezliğini kabul etmiş, yönetilenlere, zamanının gerisinde kalmayan bir temel haklar güvencesi tanımıştır. En önemlisi, otuz yıllık bir istibdat dönemi boyunca, bu anayasa özgürlüğün simgesi haline gelmiştir. 1908 Devrimi, anayasanın yeniden yürürlüğe konması bu sloganla yürütülmüştür. Genel seçim yapılmış, kurulan yeni parlamentonun ilk işlerinden biri de, 1909 anayasa değişikliğini gerçekleştirmek olmuştur. Bunun adı anayasa değişikliği olsa da, 1909’da Türkiye yepyeni bir anayasal düzene geçmiştir. Bilimsel adıyla bu, demokratik devrimdir. Bu atılımla, parlamentolu düzenden parlamenter düzene geçilmiş, başka bir deyişle, bugün hâlâ temel siyasal kuralımız olan bakanların yasamaya karşı siyasal sorumluluğu ilkesi benimsenmiştir. O günden sonra, devletin ağırlık noktası artık padişah ya da yürütme değil, meclistir. Yönetimdeki bu demokratikleşmeye, feodal üstyapıdan sıyrılmaya koşut olarak, yurttaş haklarında da çok önemli bir adım atılmış, ilk kez toplanma ve örgütlenme hakları, kısacası toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, sendika, dernek, siyasal parti kurma hakkı tanınmış; basına sansür yasağı getirilmiştir. Bunlar Türkiye’de, demokrasisinin kurulmasının en önemli ilk adımları olmuştur.
Ama geç kalmıştır Emperyalizm, artık yeni bir ulus-devletin doğup gelişmesine izin vermeyecektir. Bunu kabul ettirmenin tek yolu savaştır. Ulusal kurtuluş savaşımızın anlamı budur. Türkiye sınırları içinde yaşayan ahalinin, resmi adıyla Türklerin, uygar bir devlet içinde, bağımsız olarak yaşama hakkının silah zoruyla dayatılmasıdır. Bu bir ulusal oluşumdur. Elbette anayasaya da yansımıştır. Kurtuluş savaşı içinde kabul edilen 1921 Anayasası, ilk kez “egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur” ilkesini getirmiştir. Üstelik de bunu, klasik burjuva çerçevesini aşan bir halkçılık anlayışıyla yapmıştır. Ulus egemenliği, yalnızca temsilciler eliyle değil, halkın kendi yazgısını doğrudan doğruya ele alması yoluyla gerçekleştirilecektir. Bunun için, Büyük Millet Meclisi’ne ek olarak, il ve bucak halkları, iki yılda bir yapacakları seçimlerle oluşturacakları şûralar eliyle, merkezdeki devlete bırakılması kaçınılmaz olan görevlerin dışında, kendi işlerini (vakıfların ve medreselerin yönetimi, eğitim, sağlık, tarım ve genellikle geçimsel işler, bayındırlık, toplumsal yardımlaşma) kendileri göreceklerdir. Bu hükümler hiç uygulanmamış olsa da, ulus egemenliğinin her zaman halk egemenliğine doğru taşma eğilimi taşıyabileceğinin değerli bir göstergesi olarak kalmıştır. Öte yandan, ulusal egemenlik ilkesinin kabulü, egemenlik sahibini gökyüzünden yeryüzüne indirerek laikliğin de kapısını açmıştır. 1921 Anayasası, yalnızca ilk haliyle değil, geçirdiği evrim dolayısıyla da tarihimizde çok önemli bir yer tutmaktadır. Gerçekten de, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp yerine “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti”nin kurulduğuna karar verilmesi, saltanatın kaldırılması, önce cumhuriyetin ilanı, sonra da hilafetin kaldırılması, öğretimin birleştirilmesi, evkaf ve şeriye bakanlığı yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması (aynı yasa ile genelkurmayın bakanlıktan başkanlığa dönüştürülmesi), hep bu anayasa döneminde (kimi anayasayla, kimi yasayla, kimi de meclis kararıyla) gerçekleştirilen anayasal atılımlardır.  Yeni cumhuriyetin temel belgesi 1924 Anayasası’dır. Bu belge, ulusal kurtuluş savaşının ortaya çıkardığı ulus-devletin çatısını çatmıştır. Osmanlı’nın padişah denetiminin yerine, meclis denetimini getirmiştir. Bu, yeni demokratik devriminin en anlamlı kararıdır. Yaşama geçirilen karar bütün çıplaklığıyla şöyledir: Egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusa ait ise, bütün yetkiler ulusun biricik temsilcisi olan TBMM’nin elinde toplanmalıdır. Meclis ne denli yetkili olursa, ulus egemenliği, dolayısıyla da demokrasi o ölçüde gerçekleşmiş olur. Bu çoğunlukçu demokrasi anlayışı, demokratik devrimine hizmet ettiği ölçüde demokratik sayılmalıdır. Gününün koşullarında da kuşkusuz öyleydi. 1946’dan sonra Devrim aracı olan anayasa, adım adım, Atatürk Devrimi’nin altını oyacak girişimlere çerçeve olmaya başladı. Sonuçta, bu anayasa, özellikle 1950’lerin ikinci yarısında koyulaşan Demokrat Parti baskıcılığının aracı oldu. Demokrat Parti, II. Dünya Savaşı sırasında iyice palazlanan büyük tüccar ile kapitalistleşme yoluna giren büyük toprak sahibinin, iktidarı doğrudan doğruya ele geçirmek için örgütlediği bir halk hareketinin siyasal aracıydı. İktidara gelişi devrimciliğini, iktidara geldikten sonra uyguladığı gerici sınıf siyasetleri ise karşıdevrimciliğini koydu ortaya.
27 Mayıs 1960, Demokrat Parti’nin gerçekleştirdiği darbeye karşı gerçekleştirilen bir devrimdi. 27 Mayıs, Türk burjuvazisinin 1908’de İttihat ve Terakki tarafından başlatılan, Mustafa Kemal döneminde doruğuna çıkan ulusal demokratik devriminin son halkasıdır. 1961 Anayasası, zamanının en ileri demokrasilerini örnek almış, yalnızca bizim değil, dünya anayasa tarihinin de çok seçkin bir parçası olmuştur.
1971 darbesi sonrası 27 Mayıs’ın en değerli ürünü olan 1961 Anayasası, iki dalga halinde, 1971 ile 1973 yıllarında gerçekleştirilen kapsamlı değişikliklerle kuşa çevrildi. Yaklaşık yüz otuz yıldır yükselen bir çizgi izleyen Türk anayasacılık devimi, 1971’den başlayarak inişe geçti. Bunun üzerine, özellikle 1977’den başlayarak, halkçı direniş ivme kazandı. Bu arada Batı’da dünya burjuvazisinin büyük küreselleştirme kalkışması başlamıştı. Egemen sınıflar içteki gelişmelerden iyice ürküye kapıldılar. Tek kurtuluş yolu olarak, demokrasiyi rafa kaldırıp küreselleştirmenin peşine takılmayı gördüler. Sonuç, bildiğiniz gibi, 1980 darbesi ve kanlı faşizm oldu.
12 Eylül 1980 darbesi, anayasal düzeni yıkmakla kalmadı, anayasacılığı, dolayısıyla da toplumsal yaşamda hukuk egemenliğini silmek için de elinden geleni yaptı. Bilinçli bir çabayla, anayasa ve tüze saygısı silinmeye çalışıldı. Cunta, 1982 Anayasasını 1980’den başlayıp en az on yıl sürecek bir keyfi yönetimin kılıfı olacaktı. 1982 Anayasası, ilk haliyle, yalnızca Türkiye’nin anayasal geçmişine bir leke gibi düştü. Bu anayasası Cumhuriyetin sıkı sıkıya bağlandığı yurttaşlık anlayışında çok tehlikeli bir gedik açıldı. Olağanüstü yönetimin koşulları ve yetkileri genişletildi. (TBMM’nin izni olmadan olağanüstü yasa gücünde kararname çıkarılabileceği kabul edildi.) Grev yasakları ve zorunlu hakemlikle, grev hakkı neredeyse ortadan kaldırıldı. Siyasal katılma gülünç bir düzeye düşürüldü. Sendikalara, derneklere, vakıflara, kooperatiflere, meslek odalarına, siyaset yasaklandı.
Darbecilerin öngördükleri on yıllık keyfi yönetim süresi, aşağı yukarı beklentilerine uygun bir şekilde gerçekleşti. Türkiye ancak 1990’lardan başlayarak az çok bir “normalleşme” sürecine girdi. O andan itibaren de, anayasa değişikliği hiçbir an gündemden düşmedi. Bugün on altıya ulaşan değişiklik sayısıyla, 1982 Anayasası tarihimizin en çok değiştirilen anayasası oldu.  


16 Nisan’da Vatan Bizden Hayır Bekler
16 Nisan’da yapılacak olan halk oylaması Türkiye’nin 1909’dan beri yürürlükte olan demokratik parlamenter düzenini, emperyalizme karşı savaşarak kazandığımız zaferin, yetkiyi millete veren TBMM’nin  yıkımı yada devamı oylamasıdır. Hedeflenen değişiklik seçilecek olan başkanın yalnızca hükümeti değil, devletin tümünü ele geçirme eğiliminin damgasını taşımaktadır. 2010’da gerçekleştirilen son değişikliğin esas amacı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi’ni AKP’nin güdümüne almaktır.
Eskiden olduğu gibi bugün de, anayasacılık alanındaki çekişmeleri değerlendirmek için, içinde bulunulan somut koşullarda, hangi görüşün hangi sınıfın çıkarına olduğunu teşhis edebilmek gerekir. Günümüzün belirleyici gerçeği küreselleştirmedir. Küreselleştirmede milletlerin çıkarlarını koruyabilecek en güçlü örgüt ulusal devletlerdir. Ne var ki, devletlerin bu işlevlerini yerine getirebilmeleri için, kendi emekçi yığınlarının çıkarlarını yansıtmaları gerekir. Toplumcu devlet kazanımlarını koruyup genişleten, emekçilerin kendi çıkarlarını savunmada uyanıklıklarının koşulu olan laikliği güçlendiren, devletin her kurumunda emekçilerin ağırlığını artıran her anayasal ve yasal düzenleme, bu sınıfların çıkarlarına öncelik verenler için desteklenmesi gereken; bu amaçlardan uzaklaştıran anayasal ve yasal düzenlemeler ise, engellenmeye çalışılması gereken gelişmelerdir. 16 Nisan halk oylamasıyla yapılmak istenen değişiklikler milletin haklarını tek bir kişiye başkana devretme değişikliğidir. ABD eliyle palazlanan terörle mücadelede en önemli kurum olan TBMM’yi kapatıp tek bir kişiye devretme oylamasıdır.


Ey Vatan Gözyaşların Dinsin, Yetiştik Çünkü Biz
Bugün açtığımız masalarda sıklıkla çaldığımız Mülkiye Marşı yalnızca ilk kıtası okunduğundan, öteki iki kıtada söylenenler genellikle bilinmez. Marşın sözlerini bir iki dizesini hatırlarsak. Yıkılmakta olan Osmanlı Devleti'ni şöyle anlatıyor:
"Bir güneştin bir zamanlar, ay kadar kaldındı dün,
Dün bir aydın, sislenen boşlukta yıldızsın bugün."
1919 Nisan'ında durumun umutsuzluğu ne güzel anlatıyor. Ancak, arkasından şunları ekliyor Cemal:
"Sel durur, yangın söner, elbette bir gün ey vatan,
Süslenir oynar yarın, dün ağlayıp matem tutan."
Sonra da, bildiğimiz o güçlü seslenişi yineleyerek son noktayı koyuyor şiirine:
"Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz."
Bir düşünelim: Bu sözler, yurdun "sislenen boşlukta bir yıldız"
gibi kayıp gitmekte olduğu günlerde, Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından bir ay önce söyleniyor. Bu ne inanç gücüdür?  Bir yüksekokul öğrencisi, bu en kara günlerde, bir marş yazarak, ülkesine "merak etme, yetişip geliyorum gözyaşlarını dindirmeye" deme gücünü nereden bulabiliyor? İşte bu can alıcı sorunun yanıtıdır, Milli demokratik devrimlerimiz ve 150 yıllık devrimci birikimimizdir gücümüz de, umudumuz da işte buradan kaynaklanır.  İstanbul için 16 Nisan çalışmalarımızın son aşaması 15 Nisan cumartesi günü Kadıköy Moda İlköğretim okulu önünden saat: 15:00’de  başlatacağımız Vatan Senden Hayır Bekler yürüyüşümüzle son buluyor. Yüzlerce genç haykıracak tıpkı 1919’un Nisan ayında Mülkiye öğrencisi Cemal’in haykırdığı gibi "Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz." 
16 Nisan cesaretin ve kararlığın günüdür. Bizler, bu cesaretimizi en umutsuz dönemde bile halka umut aşılayan devrimci geleneğimizden alıyoruz. Tarih sahnesi şimdi bizi bekliyor. En az Mülkiye’li Cemal kadar cesuruz. 16 Nisan’da vatan senden hayır bekler.


Ersoy Akalın
TGB İstanbul İl Yöneticisi
TLB İstanbul  İl Sorumlusu


Kaynaklar:
Cem Eroğul, ANAYASACILIĞIN SINIFSAL ANLAMI

talebe.org 

Tarih:
Diğer Haberler