Umudun ve arkadaşlığın dünyası

Bu yaz sosyal medyada değil, arkadaşlarımız ile yaratmak istediğimiz arkadaşlar dünyasında sosyalleşelim.

Umudun ve arkadaşlığın dünyası
Ali Erdem Köz
Ali Erdem Köz

“Bu bir

türkü:

Toprak

çanaklarda,

Güneşi içenlerin türküsü!”

“Güneş, evrenimizin ısı ve ışık kaynağı. Olmazsa olmazımız. Kışın bulutların ardından kollayan, yazın kendini apaçık sunan yaşam kaynağı. Gençlik, dün, bugün ve yarındır. Yaşamın umudu ve enerji kaynağı.”

Geçen senelerin içinde, kimi zaman vatan toprağımıza gelen saldırıya, kimi zaman dünyanın herhangi bir yerinde patlayan bombaya, kimi zaman sistemi bir türlü oturtulamayan eğitimimize, kimi zaman yerin altında can veren madencilerimize, kimi zaman eve işinden kovulup dönen babamıza, kimi zaman erken yaşında evlendirilen kuzenimize, kimi zaman öğrencilerini cinsel obje olarak gören gerici zihniyete, kimi zaman babasını asker ocağında görmeye giden kundaktaki bebeğin şehit edilişine ama evvela özünde sisteme öfkeleniyoruz, direniyoruz.

Henüz yeni tanımaya başlıyoruz hayatı, yaşamı. Yaşıyoruz, olaylar atlatıyoruz. İçimiz yanıyorken, ülkenin de yandığını görüyoruz.

İşte o zaman ülkemizin güneşine, Mustafa Kemal’e, gözlerimizi dikiyoruz, sıkı sıkı bağlanıyoruz. Tarihimize sarılıyoruz ve biliyoruz; Gençlik karanlığı ezecek demir pençedir, her sabah yepyeni umutlarla doğan güneştir !

“Yaşamak ciddi bir iştir”

Sistemin yaratmaya çalıştığı; sorgulamayan ve bireyci insan modelini kabul etmediğimizi, onun yerine aklı ve bilimi rehber edinen ülkemizi ve en nihayetinde insanlığı ileriye taşıyacak üreten ve düşünen insan tipini yaratacağımızı söylüyoruz. Henüz lise çağında binlerce genç olarak ortak aklın özgüveniyle bir irade beyanında bulunuyor, geleceği yönetmeye ve değiştirmeye kararlı olduğumuzu vurguluyoruz.

Gençliğin geleceğin yönünün çizilmesinde ne kadar da büyük bir güce sahip olduğunu biliyoruz. Tam olarak bu gücü pekiştirmek ve arkadaşlık, bağlarımızı kuvvetlendirmek için bu kampları düzenliyoruz. Nazım Hikmet’in de Yaşamaya Dair şiirinde belirttiği gibi, yaşamayı ciddiye alıyoruz. Yaşamak ama cenneti yaşadığımız hayatta var ederek; paylaşarak -her türlü uçurumları aramızdan kaldırıp Edirne’den, Hakkari’ye hep birlikte kardeşçe şarkı söyleyerek- yaşamak.

Türkiye’nin dört bir yanından beraber üretmek, paylaşmak ve eğlenmek için bir araya geldiğimiz yaz kamplarımızda o sıcak güneşin altında, kendi sıcaklığımız ile sistemin soğuttuğu kültürlerimizi, dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı yeniden ısıtıyor ve canlandırıyoruz.

Kamp alanında ilk olarak 5 gün boyunca birlikte vakit geçireceğimiz alanı düzenlemeye koyuluyoruz. Hep birlikte çadırlar kuruyor, alanın en güzel yerlerine Atatürk posteri ve Türk bayrağı asıyoruz. Gerekli materyalleri yerleştirmek için bir sürü iş yükünün altına tüm arkadaşlarımızın ortak emeğiyle giriyoruz.Yerleşme tamamlandıktan sonra eğitim alanında toplanıyoruz. Kampın düzeni ve verimliliği için belirli bir disiplin ile hareket etmemiz gerekiyor. Kurallarımızı ilan ediyoruz.

Kalkışımız 07.00, yatışımız 00.00. Alışagelmiş olanın dışında bir zaman planı. Kafalarda aynı sorular; bu saatte nasıl uyurum, sabah o saatte nasıl kalkarım?

Günlük hayatımızda bazen sistem bizi o kadar hapsediyor ki, alışkanlıklarımız sıradanlaşıyor ve onları terk etme fikri bizi ürkütüyor. Gece geç saatlere kadar, “kendini keşfetmeye çalışan birkaç youtuberı” izleyip, günün boş saatlerinde kendini ekran karşısında veya bir çaya 4-5 lira verdiğimiz kafelerde geçirten bir sistem. Yoğun geçen ders programları, ardı arkası kesilmeyen sınavlar, üstüne gelen projeler, bitmek bilmeyen ders etkinlikleri. Geriye kalan zamanda da vazgeçilmezlerimiz olan cep telefonlarımız ile” Merhabalar arkadaşlar, kanalıma hoş geldiniz…” diyerek sistemin sosyalleştirdiği bizler.

Kendi dünyamızı yarattığımız telefonlarımız ile sistemden kalan zamanı “en sosyal isimlerle kurduğumuz whatsapp grupları”, büyük özenle odakladığımız kameramız ile çektiğimiz “hikayelerimiz”. Peki ne kadar kendimizi buluyoruz? Sosyal medya ile ne kadar sosyalleşiyoruz?

Ya da sosyalleşmek bugünün yüz yılında bu mu?

“Yaz, çiz, üret”

Alışkanlıkları terk edememenin vermiş olduğu tedirginliği ve telaşı doğal karşılıyoruz ve kampta bir kuralı daha ilan ediyoruz: Kamp boyunca yemek saatleri dışında sadece çay, su ve soda tüketebiliriz. Bunun dışındaki her şey yasak. Tüketimi en aza indiriyoruz.

İlk eğitim çalışmamıza başlamadan önce bütün bir kamp boyunca beraber çalışma yürütmek üzere tüm arkadaşlarımızla eşit sayılarda gruplara ayrılıyoruz. Eğitim çalışmalarında her grup kendi disiplininden ve çalışmalarından sorumlu oluyor. Gruplara dağıldıktan sonra ilk çalışmamız kimlik yaratmak oluyor. Her gruptan kendisine bir isim bulmasını, isme uygun logo, flama tasarlamasını ve kendisine ait bir marş yazmasını istiyoruz. Tüm bunlar için yalnızca 1 saat süreleri oluyor.

Türkiye’nin farklı yerlerinden gelen, belki de çoğu birbirini ilk defa gören arkadaşlar, birlikte yoğunlaşmanın ve üretmenin heyecanıyla kolları sıvıyor. Daha ilk çalışma, yeni insanlarla tanışma, beraber üretme, hoşgörü, samimiyet ve güven duymanın değerini tekrar kavramak açısından bize çok şey katıyor. Kamp ilerledikçe ve çalışmalar yoğunlaştıkça kaynaşma artıyor, kimliklerini benimseyen gruplar kendi aralarında rekabete başlıyor ve karşılıklı atışmalar gerçekleşiyor.

“Muhtaç olduğun kudret, damarlarında ki asil kanda mevcuttur”

Ulu Önderimizin Gençliğe hitabe de belirttiği gibi, muhtaç olduğumuz kudret damarlarında. Mesele o kanı harekete geçirmekte. İşte o kanı harekete geçirmeye sabah erken saatte kalkıp, hep birlikte Güneş’i selamlayarak yaptığımız sporumuz ile başlıyoruz. Bütün kaslarımızı harekete geçiriyor ve güneşin ışınları ile besliyoruz. Ardından sabah kahvaltısında görevli olan arkadaşlarımızın hazırlamış olduğu, kimi ufacık, kimi kocaman domates dilimlerini ağzımıza atarken, ilk defa domates doğramış olmanın mutluluğunu hisseden arkadaşımız ile göz göze geliyoruz. Elbette ellerine sağlık demiyoruz o esnada, çünkü bu kadar kocaman dilimi nasıl yiyeceğim edası ile bakınıyoruz lakin arkadaşımızın gözlerindeki mutluluğu gördüğümüz de birden neşe kaplayıveriyor içimizi. Üreten arkadaşımızın heyecanı, mutluluk olarak toplanıyor kaşıklarımızda. Hele ki yemek ayıran arkadaşlarımızın; dağın bir yamacından öbürüne koşturduğumuz oryantiring oyunundan sonra “hayatta yemem” dediği yiyeceği göz açıp kapayıncaya kadar bitirdiğini, üstüne daha da yemek istediğini görüyoruz ama elbette ki arkadaşımız doymasa da üstünde daha da yemek yiyebileceğini, önce her arkadaşının doyduğundan emin olduktan sonra, doymayanlar ile paylaşarak yemesi gerektiği bilinci ile yeniden kaşığını daldırıyor, el birliği ile yapılmış, iri kıyım kesilmiş yemeğe.

Sınıfta bazı hocalarımızın muhteşem tarih bilgileri ile Çanakkale’nin aslanlar tarafından kurtarıldığı sınıfa aktarılırken, adeta bir aslan kesilerek, bunun böyle olmadığını orada canlarını kahramanca şehit veren ve zekâsı ile ordumuzu yönlendiren 7 düvel ile yüz yüze gelmiş Mustafa Kemal’i anlatmak istediğimizde kendimizi disiplin kurulunda bulup, bir de aile tarafından kızılmaya hiç gelememenin vermiş olduğu öfke ile hiddetleniyoruz ama burada değil, kamplarımızda değil. Sınıf arkadaşlarının da desteğini kazanarak, kutsal bir görev olan öğretmenlik mesleğine herhangi bir saygıda kusur etmeden hocayı ve arkadaşları, maddeden ve tarihin gerçeklerinden yararlanarak, ikna etmenin yollarını hep birlikte tiyatrolarımızla, oyunlarımızla keşfediyoruz.

Keşfimiz bununla bitmiyor. Üretirken, sorguluyorken, kendimizi sorgulamaya ve kendimizi keşfetmeye başlıyoruz. Sürekli sayısalcı mıyım, sözelci mi yoksa ikisinden de var; eşit ağırlıkçı mıyım, yok yok ben biraz İngilizce biliyorum, dilciyim ben derken; ama para kazanabileceğim, iş bulabileceğim bir meslek nedir arayışlarına girerek asıl yeteneğimizi sistemin “kariyer” unsurları uğruna yok ediyor, göremiyor; karanlık odalara bırakıyoruz. İşte o karanlık odaları yine en başında belirttiğimiz güneşin türküsü ile aydınlatıyoruz.

Hep birlikte sorguluyor, tartışıyor, keşfediyoruz.

Muhakkak yapabileceğimiz bir sporun içinde buluyoruz kamp sırasında kendimizi.

Futbol, basketbol, voleybol, su topu, ayak tenisi ve daha nice takım oyunları. Tavla, satranç, yüzme ve bilek güreşi de bireysel oyunlar olarak turnuva seçeneklerinde yer alıyor. Her arkadaşımız en az 1 turnuvaya katılmak zorunda. Bu faaliyetler hem kişisel yeteneklerimizi ortaya çıkarmakta hem de beraber hareket etme yeteneğimizi geliştirmekte oldukça yararlı oluyor. 4 gün boyunca yaptığımız ve birçok farklı yeteneği öne çıkartıyor.

“Hadi çıkarın kağıtları yazılı yoklama yapacağım”

Sistemin bireyselliği ön planda tutarak, içi boş, teneffüs arkadaşlığı yaratan, daima ezberci sistem ile meselenin temelini içselleştirmeden, belli dönemlerde yarış atı edası ile not üzerinden değerlendirilen eğitim modelleri sayesinde, kültüründen ve varoluşundan uzaklaşan gençlik, sistemin bu modeli ile vatanına, cinsiyetine ve kendisine yabancılaşıyor.

“Yaşamak mı zor, Çince mi?” İşte bu kadar, dar kalıplar ile hayatı sorgulatan, insanın ortak akıl ile paylaşarak kendini keşfedebileceği modelleri, kişisel hırs ve rekabetler ile bireysel kazanımlara çeviren bir model. Öğrenmeye açık, Çince de dahil 10 dil konuşabilecek durumda olan öğrenciler 12 yıllık eğitim öğretim hayatının sonunda, ya sadece “Yes I can” diyebilmenin mutluluğunu ya da hayallerini ve ütopyalarını da ana dilinden kopuk şekilde belirtmeyi ve bunu İngilizce yazdığında Disney Channel’in dizilerinde ki gibi yaşamların bir anda “Lemonade Mouth” olduğunu zannetmeleri.

Çelişkileri, anne-baba kavgaları olduğu, okulda sakalı çıkmayan, saatlerini “gymlerde” harcamamış, tabiri caizse “süt çocuğu” olup-olmamanın verdiği savaş, olan gençlik...

Eğitimimizin temelinde var olan, cumhuriyet devrimlerimizin kazanımları ve bize bıraktığı köy enstitüsü modelleri ile yaz kamplarımızda, keşfetmeyi, bilim ile deneyerek, tartışarak, ürettiğimiz işler ile öğreniyoruz. Birbirimize sınav vakti verdiğimiz kopyadan çok, iş esnasında, akıllarımızı ortaklaştırarak yaptığımız işler ile değerlendirerek birbirine güvenen, sadece gündelik olmayan, ömürlük olan arkadaşlıklar biriktirerek hayalini kurduğumuz, barışın hüküm sürdüğü, arkadaşların dünyasını kamplarımızda yaratıyoruz.

Dersleri sadece, fizikten veya coğrafyadan, ya da edebiyatın akımlarından zannediyorken; Gitar çalmayı, zeybek oynamayı öğrenmenin verdiği mutluluk ile adeta mutluluğun heyecanıyla kendimizi derslere verebiliyoruz. Çünkü biliyoruz ki, öğrenmek, yapmak için vardır.

Yaparak, yaşama, insanlığa katkıda bulunuyoruz. Bizim de kamp esnasında yazılı- yoklama ile yetenekleri keşfettiğimiz çalışmalarımız elbette var. Bu çalışmada gruplara 35 adet soru soruluyor. Tüm gruplar eğitim alanında toplanıyor ve sorular 15 saniye aralıklarla ekrana yansıtılıyor. Son sorunun da süresi dolduktan sonra her grubun kendi cevap anahtarını teslim etmesi için yalnızca 1 dakikası var. Gruplar burada ortak aklı çalıştırma, hızlı hareket etme ve doğru iş paylaşımı yapma gibi yetilerini zorluyor ve geliştiriyor. Odak olarak, bireysel not rekabeti yerine, doğru ve hızlı iş paylaşımları ile kendilerini keşfediyorlar.Kampta kurduğumuz atölyeler ile yeteneğimizi keşfediyor ve bunun doğrultusunda kendimizi geliştiriyor ve istediğimiz mesleği okumak için “bilerek” ve “öğrenerek” üniversite sınavlarımıza hazırlanıyoruz.

Güneşin kızıllaşması ile beraber, güneş ışınlarının azaldığı akşam vakti, tatlı yorgunluklarımızı bizi gün boyu kameraları ile takip eden propaganda ekibinin, bizi en garip anlarımızda yakaladığı karelere arkadaşlarımız ile birlikte gülüyor ve eğleniyoruz. Komik duruma düşmüş olmanın verdiği utancın değil, hep birlikte gülmenin heyecanını yaşıyoruz. 4 duvar arasında, kitap başında geçen, ezberci eğitim modeli; elle hissedilen, gözle görülen işler ile bu kamplarda “güneşimizin ısısından” dolayı çoktan erimiştir.

Bugün değişen dünyayı güzelleştirecek ve ileriye götürecek olanlar biz gençleriz. Adnan Yücel’in şiirinde de belirttiği gibi;

Saraylar saltanatlar çöker, Kan susar birgün;
Zulüm biter.
Menekşelerde açılır üstümüzde Leylaklarda güler.
Bugünlerden geriye, Bir yarına gidenler kalır
Bir de yarınlar için direnenler…

Bizler dünün mirasına sahip çıkıp, ileriye götürecek, bugünü koruyacak, geleceği yaratacak; karanlığa geçit vermeyecek geleceğin aydınları olacağız.Ülkesinin birliğini ve bütünlüğünü düşünen, yetenekleri ile insanlığa yön veren, paylaşarak, ortak akıl ile iş çözen modeli kamplarımızda yaratıyoruz, yaratmaya da devam edeceğiz.

Gelin bu yaz da yine cenneti, hayatımızda yaşatalım. Yeryüzünü arkadaşlığın ve dostluğun sevdası ile “yârin yanağından gayrı her şeyde, her yerde, hep beraber” diyebilmek için sistemin sorunlarını bireysel değil, birlik olarak çözelim. Bu yaz da kampımızda sosyal medyada değil, arkadaşlarımız ile yaratmak istediğimiz arkadaşlar dünyasında sosyalleşelim.

Kendimizi keşfedelim, paylaşarak, tartışarak üretelim. 27 Ağustos 2018 Pazartesi günü, Antalya Manavgat’ta buluşalım.

Yaşayalım arkadaş, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.

Ali Erdem Köz
TLB İzmir İl Sorumlusu

talebe.org

Tarih:
Diğer Haberler