ŞİDDETİN GÖLGESİNDE DEĞİL, BİLİMİN IŞIĞINDA BİR GENÇLİK

ŞİDDETİN GÖLGESİNDE DEĞİL, BİLİMİN IŞIĞINDA BİR GENÇLİK

Okullarımızda Yaşanan Şiddet Bize Ne Anlatıyor?

Bir ülkenin geleceğini anlamanın en önemli yollarından biri, o ülkenin okullarına bakmaktır. Çünkü okul yalnızca derslerin işlendiği bir bina değildir. Çocukların ve gençlerin toplumsallaştığı, arkadaşlıklar kurduğu, çatışmalar yaşadığı, dünyayı anlamlandırmayı öğrendiği ve geleceğe hazırlandığı temel yaşam alanlarından biridir. Bu nedenle okulların güvenliği ve öğrencilerin içinde bulunduğu koşullar, yalnızca eğitim politikalarının değil, doğrudan toplumun geleceğinin meselesidir.

Bugün Türkiye’de bu alanın giderek daha ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu gösteren olaylar yaşanıyor. 2026 yılının Nisan ayında birkaç gün arayla Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi ile Kahramanmaraş’taki Ayser Çalık Ortaokulu’nda silahlı saldırılar gerçekleşti. Siverek’teki saldırıda 16 kişi yaralanırken 15 Nisan’da Kahramanmaraş’taki saldırıda 9 öğrenci ve 1 öğretmen hayatını kaybetti, 15 öğrenci yaralandı.

Bu iki olay arasındaki kısa zaman aralığı özellikle dikkat çekiciydi. Çünkü mesele yalnızca iki ayrı saldırının meydana gelmesi değildi. Kahramanmaraş saldırısına ilişkin daha sonra hazırlanan iddianamede, saldırganın telefonunda Siverek’teki saldırıya ilişkin haber görüntüsünün ve çok sayıda şiddet içerikli videonun bulunduğu tespit edildi. Bu bulgu, şiddet eylemlerinin birbirinden tamamen bağımsız olaylar olarak ele alınamayabileceği ihtimalini gündeme getiren önemli bir ayrıntıdır. Ancak bu veri, tek başına saldırının bütün nedenlerini açıklamaya yetmez. Bir saldırının motivasyonunu anlamak için soruşturmanın bütün bulgularını değerlendirmek gerekir.

Aradan aylar geçti. 22 Eylül 2026 sabahı bu kez Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi yakınında silahlı saldırı gerçekleşti. Saldırıda 11 öğrenci yaralandı. Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre yaralılardan ikisinin durumu ağırdı. Olayın ardından soruşturma başlatıldı, Millî Eğitim Bakanlığı üç müfettiş görevlendirdi ve öğrenciler, öğretmenler ile veliler için psikososyal destek çalışmaları başlatıldı.

Üç ayrı tarih, farklı şehirler, farklı insanlar ve farklı soruşturmalar… Fakat hepsinin ortak bir noktası var: Okullarımız, gençlerin kendilerini güvende hissetmesi gereken yerlerken şiddetin sahnesi hâline geliyor.

Tam da burada durup sormamız gerekiyor: Bu olayları yalnızca bireysel suçlar olarak mı değerlendireceğiz?

Her saldırının ardından failin kim olduğu, nasıl yakalandığı, hangi cezayı alacağı ve güvenlik önlemlerinin artırılıp artırılmayacağı elbette önemlidir. Ancak yalnızca bunları konuşmak, sorunun daha derin boyutlarını görmemize yetmez.

Çünkü hiçbir genç, toplumdan bağımsız bir boşlukta yetişmez. Bir öğrencinin arkadaşlarıyla kurduğu ilişkilerden ailesiyle olan iletişimine, okulda karşılaştığı zorbalıktan gördüğü şiddet görüntülerine, sosyal medyada karşılaştığı içeriklerden yaşadığı ekonomik ve sosyal koşullara kadar pek çok unsur, onun dünyayı algılama biçimini etkiler.

Bu unsurların hiçbiri tek başına bir saldırının nedeni olarak gösterilemez. Ancak bütün bu koşulları görmezden gelerek yalnızca bireyi suçlamak, toplumsal sorumluluğu tartışmanın dışına itmek anlamına gelir.

Millî Eğitim Bakanlığı da okul güvenliğinin yalnızca fiziksel önlemlerden ibaret olmadığını kabul ediyor. Bakanlık, Nisan ayındaki saldırıların ardından güvenli okul iklimi kapsamında akran zorbalığı, dijital bağımlılık ve okul risklerinin tespitine yönelik çalışmalar yürütüldüğünü açıklamış; 2025-2026 eğitim öğretim yılında 1.136 okulda kolluk görevlisi ve 24 bin 214 güvenli eğitim koordinasyon görevlisinin bulunduğunu bildirmişti.

Fakat bütün bunlar bize başka bir soru daha sorduruyor: Alınan önlemlere rağmen öğrenciler tekrar tekrar şiddetin hedefi oluyorsa yalnızca güvenlik tedbirlerinin artırılması yeterli midir? Bence tartışmamız gereken asıl mesele tam olarak burada başlıyor.

Okulda şiddeti önlemek, yalnızca saldırı gerçekleştiğinde müdahale etmek değildir. Şiddeti daha ortaya çıkmadan fark edebilmek; öğrencinin yaşadığı zorbalığı, yalnızlığı ve dışlanmayı ciddiye almak; çevresindeki tehlikeli davranışları zamanında değerlendirmek; öğrencinin kendisini ifade edebileceği mekanizmaları güçlendirmek ve eğitim kurumlarını yalnızca sınav başarısının ölçüldüğü yerler olmaktan çıkarmak da bu mücadelenin parçasıdır.

Daha da önemlisi, şiddetin kendisini üreten kültürü sorgulamak zorundayız. Şiddetin haberlerde nasıl sunulduğu, sosyal medyada nasıl tüketildiği, popüler kültürde nasıl temsil edildiği ve bir saldırının ardından ortaya çıkan taklit tehditlerinin nasıl ele alındığı artık eğitim politikalarından ayrı düşünülemez.

Dolayısıyla bugün önümüzde duran soru yalnızca “Okullarımızı nasıl daha güvenli hâle getiririz?” değildir. Daha temel bir soru vardır: Gençlerin şiddeti bir çıkış yolu olarak görmesine zemin hazırlayan toplumsal koşulları nasıl ortadan kaldıracağız?

Bu sorunun cevabını aramak bizi tek tek faillerin ötesine taşır. Eğitim sistemine, aileye, sosyal çevreye, medyaya, dijital kültüre, ekonomik koşullara ve nihayetinde içinde yaşadığımız toplumsal düzene götürür.

Çünkü bir öğrencinin şiddete başvurmasıyla başlayan bir hikâyeyi yalnızca o anda başlayan bir hikâye olarak görmek kolaydır. Asıl zor olan, o noktaya gelene kadar biriken sorunları görebilmektir. Eğer yalnızca sonuca müdahale edip nedenleri değiştirmiyorsak aynı soruyla yeniden karşılaşmamız kaçınılmaz hâle gelir.

Öyleyse sorunumuz yalnızca saldırının kendisi değil, saldırıyı mümkün kılan koşulları üreten ve gençleri bu koşulların içinde yalnız bırakan toplumsal yapıdır.

Şiddeti Yalnızca Fail Üzerinden Okumak

Bireysel sorumluluğu inkâr etmeden toplumsal sorumluluğu tartışmalıyız. Saldırıyı gerçekleştiren kişinin sorumluluğu vardır. Ancak onu yalnızca “sorunlu bir birey” olarak sunmak, olayın ortaya çıktığı koşulları açıklamaya yetmez.

“Neden yaptı?” sorusu elbette önemlidir. Fakat mesele yalnızca bu sorudan ibaret değildir. Olayı tek bir nedene indirgemek de bizi kalıcı bir çözüme ulaştırmaz.

Kişinin geçmiş davranışları, okulundaki sosyal durumu, akranlarıyla ilişkileri, zorbalığa veya dışlanmaya maruz kalıp kalmadığı ve sorunlarını ifade edebileceği imkânlara sahip olup olmadığı dikkatle incelenmelidir. Bu unsurlar, tek başına şiddetin nedenini açıklamaz; ancak olayın meydana geldiği koşulları anlamak açısından önem taşır.

Zorbalık, yalnızca öğrenciler arasında yaşanan basit bir anlaşmazlık veya kavga olarak görülmemelidir. Süreklilik kazanan dışlanma, tehdit ve aşağılanma, öğrencilerin okul deneyimlerini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle zorbalık iddiaları ciddiye alınmalı ve zamanında müdahale edilmelidir.

Öte yandan, içine kapanık olmak, az arkadaş edinmek veya psikolojik destek ihtiyacı duymak bir öğrenciyi şiddete eğilimli olarak nitelendirmek için yeterli değildir. Bu özellikleri saldırganlıkla özdeşleştirmek, birçok öğrencinin haksız yere damgalanmasına neden olabilir.

Asıl yapılması gereken, failleri toplumdan kopuk ve anlaşılmaz birer “canavar” olarak göstermek yerine olayların ortaya çıktığı koşulları bilimsel bir yaklaşımla incelemektir. Çünkü bir kişiyi şeytanlaştırmak kolaydır; benzer olayların yeniden yaşanmaması için hangi koşulların değiştirilmesi gerektiğini belirlemek ise çok daha zordur.

Bireysel sorumluluk ile toplumsal koşullar birbirinin alternatifi değildir. Bir saldırının sorumluluğunu gerçekleştiren kişiden kaldırmadan, olayın önlenebilir yönlerini ve kurumların sorumluluklarını da tartışabiliriz.

Peki, bu koşulların önemli bir bölümünün görünür hâle geldiği okullarda neler oluyor?

Okullar Neden Güvenli Alanlar Olmaktan Çıkıyor?

Okul güvenliği yalnızca güvenlik görevlileriyle sağlanamaz. Öğrencilerin tehdit, zorbalık, dışlanma veya şiddetle karşılaştıklarında bunları bildirebilecekleri ve hızlı biçimde destek alabilecekleri bir sistemin içinde bulunmaları gerekir.

Bunun için öğrencilerin yetişkinlere güven duyması önemlidir. Ailelerin, öğretmenlerin ve okul yönetimlerinin öğrencilerle sağlıklı iletişim kurabilmesi; onların sorunlarını küçümsemeden dinlemesi ve ihtiyaç duyduklarında destek sunması gerekir.

Rehberlik servisleri de yalnızca sınav stresi ve gelecek kaygısı gibi konularla sınırlı kalmamalıdır. Öğrencilerin sosyal ilişkileri, akran zorbalığı, aile içi iletişim sorunları, dışlanma ve duygusal güçlükler gibi konularda da nitelikli destek alabilmesi sağlanmalıdır.

Burada karıştırılmaması gereken önemli bir ayrım var: Güvenlik başka, güvenlikçilik başkadır.

Güvenli okul, yalnızca kapısında daha fazla güvenlik görevlisi bulunan okul değildir. Güvenli okul; öğrencinin zorbalık karşısında yalnız bırakılmadığı, sorununu anlatabildiği, bilimsel ve kültürel faaliyetlere erişebildiği, sözünün değer gördüğü ve ihtiyaç duyduğunda nitelikli desteğe ulaşabildiği okuldur.

Elbette fiziksel güvenlik önlemleri gereklidir. Okullara yönelik tehditlerin değerlendirilmesi, giriş-çıkış güvenliğinin sağlanması ve acil durum planlarının hazırlanması önem taşır. Ancak bu önlemler, öğrencilerin kendilerini güvende hissetmelerini sağlayan sosyal ve eğitsel ortamın yerini tutamaz.

Okulda şiddeti önlemek için öğrencilerin sorunlarını erken aşamada paylaşabilecekleri güvenilir bildirim mekanizmaları kurulmalıdır. Bildirimde bulunan öğrencilerin mahremiyeti korunmalı, iddialar dikkatle incelenmeli ve gerekli durumlarda uzman desteğine başvurulmalıdır.

Öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin de zorbalığı, tehditleri ve şiddet risklerini tanıma konusunda desteklenmesi gerekir. Bunun yanında rehberlik servislerinin yeterliliği, öğrencilerin ihtiyaçlarına göre güçlendirilmelidir.

Okulun kapısından içeri giren şiddet, yalnızca okulun ürettiği bir sorun değildir. Gençlerin içinde yaşadığı toplumsal ve kültürel ortam, şiddetin nasıl algılandığını ve kimi zaman nasıl sıradanlaştırıldığını etkiler.

Bu nedenle şimdi okulun duvarlarının dışına çıkıp şiddetin medya ve popüler kültür aracılığıyla nasıl temsil edildiğine bakmak gerekiyor.

Şiddetin Normalleştirilmesi: Sosyal Medya ve Popüler Kültür

Haberlerde saldırıların görüntülerle, failin kimliğiyle ve olayın ayrıntılarıyla tekrar tekrar gündeme gelmesi, şiddetin görünürlüğünü artırabilir. Haber yapmak elbette yanlış değildir. Ancak habercilik ile şiddeti yeniden üretebilecek bir sunum biçimi arasında önemli bir fark vardır.

Bir saldırıya ilişkin görüntüler dakikalar içinde X, TikTok ve Instagram gibi platformlarda yayılabiliyor. Failin isminin, fotoğraflarının, sosyal medya hesaplarının veya saldırıya ilişkin metinlerin tekrar tekrar paylaşılması, onu istemeden de olsa tanınan bir figüre dönüştürebiliyor.

Bu nedenle şiddet içerikli paylaşımların yayılmasını azaltmak ve özellikle saldırıyı gerçekleştiren kişiyi yücelten, şiddeti teşvik eden veya tehditleri çoğaltan içeriklere karşı etkili önlemler almak önemlidir. Hukuka uygun içerik denetimi, hızlı bildirim mekanizmaları ve gerektiğinde yetkili makamlarca uygulanacak ölçülü müdahaleler bu sürecin parçası olabilir.

Ancak içeriklere erişimi sınırlandırmak tek başına yeterli değildir. Şiddet haberlerinin nasıl sunulduğu, hangi ayrıntıların öne çıkarıldığı ve olayların hangi bağlamda ele alındığı da önemlidir. Failin tanınmasını sağlayan ayrıntılardan kaçınmak, saldırıya ilişkin görüntüleri tekrar tekrar yayımlamamak ve mağdurların mahremiyetini korumak sorumlu haberciliğin temel ilkeleri arasında yer almalıdır.

Nisan ayından sonra yaşanan olaylar, saldırıların birbirini taklit etme ihtimalini de tartışmaya açıyor. Ancak bu ihtimalin somut olaylarda geçerli olup olmadığı, her olayın soruşturma bulguları üzerinden değerlendirilmelidir.

Şunu özellikle belirtmek gerekir: Bir toplumda şiddetin varlığını haber yapmak başka şeydir; şiddeti sürekli tekrarlayarak, görselleştirerek ve sıradanlaştırarak insanların ona karşı duyarsızlaşmasına zemin hazırlamak başka şeydir.

Öte yandan gençlerin şiddet içerikli içeriklerle karşılaşması, onların şiddete başvuracağı anlamına gelmez. Dolayısıyla “Telefon gençleri bozuyor.” gibi basit bir sonuca ulaşmak yerine dijital medya okuryazarlığı, eleştirel düşünme ve içeriklerin bilinçli değerlendirilmesi üzerine tartışmalıyız.

Gençlerin gördükleri içerikleri sorgulayabilmeleri, çevrim içi ortamlarda karşılaştıkları tehditleri ayırt edebilmeleri ve zararlı içeriklerle karşılaştıklarında destek alabileceklerini bilmeleri gerekir.

Ancak şiddeti yalnızca ekranlarda aramak, sorunun toplumsal boyutunu gözden kaçırmamıza neden olur. Çünkü ekranlarda karşılaşılan şiddet, gençlerin gerçek hayatta içinde bulunduğu koşullardan bağımsız değildir.

Gençliği Yalnızlaştıran ve Öfkeyle Büyüten Toplumsal Koşullar

Okullarımızda yaşanan her şiddet olayı, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak görülmemeli; gelecekte benzer olayların yaşanmaması için değerlendirilmesi gereken ciddi bir uyarı olarak ele alınmalıdır.

Çünkü okullar yalnızca ders görülen binalar değil, toplumun geleceğinin kurulduğu alanlardır. Bu alanları güvenli kılmak, yalnızca kapılara güvenlik görevlileri yerleştirmekle veya olayların ardından cezaları tartışmakla mümkün değildir.

Gençlerin kendilerini ifade edebildiği, sorunlarının ciddiye alındığı, zorbalık karşısında yalnız bırakılmadığı, bilimsel ve kültürel faaliyetlere erişebildiği ve toplumsal yaşama katılabildiği bir eğitim ortamı oluşturmak zorundayız.

Bunun için bireysel sorumluluğu göz ardı etmeden toplumsal koşulları incelemeli; güvenlik önlemlerini rehberlik hizmetleriyle, bilimsel araştırmaları eğitim politikalarıyla, dijital medya okuryazarlığını kültürel üretim olanaklarıyla birlikte ele almalıyız.

Amacımız yalnızca bir sonraki saldırıyı engellemek değil, şiddetin ortaya çıkmasını kolaylaştıran koşulları değiştirmek olmalıdır. Bunun yolu gençleri suçlamaktan veya korkuyu büyütmekten değil, bilime dayanan, verileri dikkate alan, gençlerin söz hakkını önemseyen ve sorunlara kriz ortaya çıkmadan müdahale eden bir anlayıştan geçmektedir.

Gençliğin geleceğini şiddetin gölgesine terk edemeyiz. Gençlerimizin öfkesini, yalnızlığını ve sorunlarını görmezden gelmek yerine onları anlayan; düşüncelerini küçümsemek yerine onlara söz hakkı tanıyan; yalnızca tüketen değil üreten, sorgulayan ve toplumsal yaşama katılan bireyler olmalarını destekleyen bir eğitim ve toplum anlayışına ihtiyacımız var.

Çünkü güvenli bir gelecek, şiddetin sonuçlarını saymakla değil, şiddeti doğuran koşulları ortadan kaldırmakla kurulur.

Gençliğin geleceği şiddetin gölgesinde değil, bilimin ışığında şekillenmelidir.

TLB GYK Üyesi

Rabia Bilgiç

Paylaş: