Yalnızlık "Sanatı"

Her koşul altında, nerede, ne zaman, ne durumda olursak olalım, aynı mücadele şiarımız ile Mustafa Kemal Atatürk olacağız.

Yalnızlık "Sanatı"
Ali Murat Engin
Ali Murat Engin

2018 yılı Ocak ayında bir sabah uyandığımızda “Yalnızlık Bakanlığı” haberleri ile karşılaştık. İngiltere’de kurulan bu bakanlık “Yalnızlıktan ötürü acı çeken milyonlarca kişiye yardım etmek için elimizden geleni yapacağız.” sloganıyla açıldı. Peki insanlık ne zaman ve nasıl bu kadar yalnızlaştı? Sorumuzu geliştirmemiz gerek. İnsanlık gerçekten yalnızlaştı mı, yoksa bir şeyler ona sürekli yalnız olduğunu mu söylüyor?

Kapitalizmin gelişmesi ve emperyalizm aşamasına geçiş ile beraber üretimin amacı insanın ihtiyaçlarının karşılanması ve insanlığın gelişimi olmaktan çıkmıştır. Kâr elde etmenin, bireysel çıkarların, üretimin amacı haline gelmesinin sanatta da yansımaları olmuştur. Şarkıların değeri ezgileriyle değil kaç milyon tıklanma aldığıyla, filmler duyguyu hangi yöntemlerle verdiği ile değil gişe rekorlarıyla değerlendirilmiş, kitapların edebi değeri kapak resimlerinden biçilir olmuştur.

Sanat, insanın duygularına hitap eden ve kendisinin yaratıcı doğasının farkına vardığı, toplumsal bilinç ile üretim yapılmasıdır. Sanat eserleri, insanın toplumsal yaşamda elde ettiği ve kültürel üretimle tarihsel olarak gerçekleştirdiği ürünlerdir. İnsan, tarihin akışında kendisini gerçekleştirir; doğal ve toplumsal gerçekliği sahiplenerek duyularını, ihtiyaçlarını ve yeteneklerini insancıllaştırır.

Emperyalizm çağında, küreselleşme adı verilen, ABD hegemonyasının büyüme süreci, milli devletlerin kültürünü hedef almıştır. “Gençliği milli kimliğinden koparmak.” Amacıyla çeşitli araçlar yaratarak yaşam biçimi olarak tek tipleşme yani “Amerikancılaşma” dayatılmıştır. Emperyalizmin kültürel hegemonya araçlarının başında sanat ve onun alt dalları olan sinema, edebiyat, müzik gelmektedir.

İnsanı insana yabancılaştıran ve gençliği uyuşturan bu araçlar kulaklığımızdan gelen bir ses, telefon ekranımızda gördüğümüz bir gönderi, bilgisayar ekranımızdan yansıyan bir dizi ile duygularımızı kontrol etmekte veya değiştirmektedir. Bencillik, bireycilik, sahtekarlık, ikiyüzlülük ve bunların ürünü olan yalnızlık, virüs salgını gibi bulaştırılmaktadır. İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır. Paylaşmak ve yardımlaşmak insanı insan yapan en önemli özelliklerindendir. Ancak emperyalizm, paylaşmaya da yardımlaşmaya da düşmandır. Emperyalizm çağının insanı bireysel çıkarlarını her şeyin üstünde tutmalıdır. Çünkü birlikten kuvvet doğar ama emperyalizmin kendinden başka bir kuvvete tahammülü yoktur. Bu yüzden bireyi, toplumu ve hatta devleti yalnızlaştırmaya çalışır.

“Yalnızlık Ömür Boyu”

Hayat bizlere bir yanda toplumun içinden, toplumu geliştirmek için üretenleri, diğer yanda kendi küçük dünyalarında sıkışan, yalnızlıktan haz aldıklarını iddia edenleri gösteriyor. Bir anda “Bütün dünya buna inansa, hayat bayram olsa” melodileri, diğer yanda “bir şarap bir sigara, sonbahar koynumda, yalnızlığı kokluyorum, kurutulmuş yapraklarda, yağmur yemiş topraklarda” sözleri, usanmışlık, bıkmışlık, “tükenmişlik”... Bir yanda toplumun sorunlarını kendine sorun bilmiş, onun için yazan şairler, yazarlar, diğer yanda “lüks içinde elindeki viskisiyle acı çeken” Cihangir tayfasının yalnızlığı anlattığı kitaplar, “yeraltı edebiyatı” dergileri...

Müziğin çıkış noktası zihinlerimize rehber olmalı. Müzik ilkel kabilelerden Ortaçağ kiliselerine, Asya’dan Avrupa’ya Dünya’nın dört bir yanında ibadetlerde ve önemli günlerde birlik ve bütünlük sağlamak amacıyla üretilmiştir. Ardından insanlığın gelişmesiyle birlikte imparatorluklarda ulus devletlerin inşasına ve milletleşme süreçlerinde devletlerin kendi marşları olmuş, ordularda ayrı orkestralar kurulmuş, toplumlar müzikle birleşmiştir ve gelişmiştir. İnsanlık geliştikçe müzik de gelişmiş, enstrümanlar çeşitlenmiştir. Ancak müzik geliştikçe bir yandan orkestraların ahengi ile dinleyiciler mest olurken, öte yandan emperyalizmin melankolik, benmerkezci, yalnızlık pompalayan şarkıları da artmaya başlamıştır. K-Pop ile neoliberalizmi notalara döken emperyalizm, kişinin dinlediği müzikten dahi yalnızlık hissini tatmasını istemektedir. K-Pop’un en gözde gruplarından BTS, Fire şarkısında “Tama men sarhoşum, sarhoş, sokakta dikilmiş sövüyorum, aklımı kaçırmışım, delinin teki gibi, her şey darmadağın, öyle yaşıyorum, istediğin gibi yaşa, senin hayatın...” ifadelerine yer veriyor. Yalnızlığı ve yalnızlığın ölümcül uyuşturucu etkisini bir de alkol sosuna batırıp sunmuşlar. Bir başka şarkı bu sefer bizim topraklardan yalnızlıktan kurtulmanın mümkün olmadığına dinleyiciyi ikna etmeye çalışıyor: “Senle beraber olsam da sevgilim, ayrılsak da ölsek de bu yolda, hep yalnızlık yavrum, yalnızlık ömür boyu”. Başka bir parçada Manga grubu şu sözleri söylüyor: “Beni benimle bırak, beni benimle bu cehennemde, ruhum senden çok uzak, yabancıyım senin cennetine.” Kendi yalnızlığını öylesine derinde yaşıyor ki(!) insanın her şeyini paylaştığı, “yarin yanağından gayrı” dediğimiz yarinin yanında bile yalnız! Çünkü o her zaman bohem, serkeş, umursamaz, sigara ve alkol tüketen, bunu da konserlerine ve kliplerine göstermesi gereken, kendini bu şekilde var edendir.

Zaman aktıkça, dünya döndükçe sanatçının da nevri döndü. Bir zamanlar komşusunun acısını kendi acısı bilen halk ozanları ve özgün sanatçılar ön plandayken, bugün bireyciliği ve sadece bunun önemini öven şarkıları olan “sanatçılar” zorla ön plana çıkarılıyor.

Konseri sırasında kendine, müziğe, dinleyicisine, insanlığa saygısından “Saygısızlık olmasın, ceketimi çıkarabilir miyim?” diyen nezaket abidesi Neşet Ertaşlarımız da var elbet. “Ortak olmak her sevince, her derde, kedere” diyerek dostunun her hissinde yanında olan, kendinden bilen, yek vücut olan Melike Demirağ gibi sanatçılarımız da. İşte bu örnekler Anadolu sanatçısının hayatını gözler önüne seriyor, bizlere ışık tutuyor.

Kapalı Kafalar Ardında Yazılan Dergiler

Edebiyat, okurun yaratıcı ufkunu genişleterek, algısını derinleştirir. İnsanın insani ve yaratıcı boyutunun farkına varmasına yardımda bulunur. Ancak günümüzde “edebi eser” diye nitelendirilen birtakım şiirimsi, romanımsı ve dergimsi ürünler insanın yaratıcılığını geliştirmek, ufkunu genişletmek bir yana dursun yaşama dair tüm umutlarını yitirmesine sebep
olabiliyor.

Ot, kafa, bavul, çay, çorba, kek… Okuduğunuz bu birkaç kelimeden bazıları “edebiyat dergisi” adı altında on binlerce tiraja ulaşan yayınlar. İçlerinde ise edebiyat katlediliyor dersek abartı olmaz. Yağmurlu bir günde pencere kenarında popüler kitabı, kahvesi, kedisi ile “mutlu” insan karelerine rastlayabilirsiniz bu dergilerde. Aman dikkat! Yalnızlık tapınıcılarına da denk gelebilirsiniz. Burak Aksak, Delikanlı köşesinde “Yalnızlık iyidir. Biri gelip de karşındaki boş sandalyeyi istemediği sürece. Durduk yere yalnızlığını hatırlatır insana.” diyor. “En zor kural, yalnız olduğunu unutma!” diyerek yalnızlık duvarına bir tuğla da benden diyor başka bir yazar.

Kapaklarında mutlaka bir yazar, şair olan bu dergilerin kapakları birbirleri ile de çakışabiliyor. Birinin ön kapağında olan bir şair diğer derginin arka kapağında bulunabiliyor mesela. Üstelik sanki dergiyi onlar çıkarıyormuş gibi hepsinin kapağında içinde eserlerine yer verdikleri şairlerin isimleri yer alıyor. İçerikleri ise toplumdan, insandan uzakta… Kapakta Yılmaz Güney varken içeride 12 Eylül Amerikancı darbe övgüleri kabul edilebilir mi? Sanatçı kendi yaşadığı toplumdan esinlenerek eser üretir. Bunlar ise kendi yaşadıkları topluma yabancılaşarak, emperyalizme hizmet ediyorlar. Google’da karşısına çıkan ilk cümlenin altına Turgut Uyar imzası atıp çıkarılan ve ardından özür dileriz diyerek toplatılan dergilerden bahsediyoruz, bu yüzden içler acısı diyoruz. Mesela Kafkaokur hiç çekinmeden “Çay var içersen / Ben varım seversen / Yol var gidersen”i Âşık Veysel’e mâl etmişti. Ot, geçen sene Serdar Aydın’a ait dizeyi Nilgün Marmara imzasıyla basmıştı. Tesadüf müdür bilmiyoruz, Kafa da aynısını yapmıştı. “Bayat bir bisküvi gibi hissediyorum kendimi, çaya batırıldıkça parçaları bardağın içinde kalan” cümlesini kurmuş Batuhan Dedde isimli bir Ot dergisi yazarı. İnsanı insan yapan duyguları çaya batıran bir “yazar”.

Dergiyi çıkaranlar için bu yazdıklarımız hiç sorun değil, çünkü bu dergiler kapalı kafalar ardından çıkıyor. Edebiyata, adını kullandığı şaire, yazara, dergiyi satın alan insanlardan o derginin çıkması için emek veren hiçbir insana ve kendilerine saygıları olmayan kişilerin çıkardığı bu dergiler yabancılaşma bayrağını göndere çekiyorlar. Onlarca, yüzlerce örnek vermek mümkün, belki bir dergiyi bu örneklere ayırsak yine de yetmez.

Özetle, hepsinde yalnızlık, hepsinde tükenmişlik ve çaresizlik propagandası kol geziyor. Her yazar yalnızlığından dem vurup kendi acılarının diğerlerinden daha büyük olduğunu anlatıyor. Acılar yarışıyor sevinçler değil! Aşkın da içini boşaltan ve cıvıklaştıran bu dergilerde aşk bile yalnız yaşanıyor. Ali Lidar, Mesafe İyidir yazılarında “Aşk, en çok iki kişi birbirine uzakken aşk oluyor.” diyor. Onur Gökşen, “Bir aptal gibi konuşmaya devam ettim, çünkü âşık olmak bunu gerektirirdi.” Cümlesini kuruyor hayasızca, en yüce insani duyguları aptallık olarak niteleyerek. Sevdiği kadına/erkeğe ulaşamamayı dizelere döken, Türkiye’ye mâl olmuş yüzlerce şairimiz ve yazarımız var. Onlar aşkı için mücadele etmeyi bizlere anlatırlarken bu dergilerdeki aşıklar sevdiğini uzaklaştırıyor, ulaşılamaz, imkânsız kılıyor. Aşkını sevdiği kişiyle bile paylaşmıyor!

“Sanatçı yaşadığını düşünür, yaşadığını yazar, yaşadığını çizer, yaşadığını boyar, yaşadığını söyler, yaşadığını çalar vb. Bugün bir Dede Korkut kitabı yazılamıyor. Ya da bir Pir Sultan Abdal çıkmıyor.” İşte bu sözlerde büyük usta Ülkü Tamer süreci çok güzel özetliyor. Kalın derileri ile bütün topluma üstten bakan, toplumun içinde olmayan, her duyguyu en iyi kendisinin yaşadığını düşünen ve etraflarına çelikten duvarlar örenler aslında o duvarlar arasında sıkışıyor, gerçeği de yanlarına alıp sıkıştırmaya çalışıyorlar ancak başarısızlık içinde yavaş yavaş ölüyorlar.

Gerçeği Kalıplara Sığdıramazsınız

Gerçeklere takla arttırmaya, çürümüşlüğe bir de afili bir isim buldular: Postmodernizm. Bu akımı, aklı, bilimi, gerçeği ve doğruyu esas alan modernizme tepki olarak doğurdular. Kalıplar yıkılmalı, alışılmışın dışına çıkılmalıydı. Ancak atlanan bir nokta vardı ki, o “kalıplar”, “alışılmış” şeyler gerçeğin ta kendisiydi. İnsanın özüydü. Aşktı, sevgiydi, acıydı, mutluluktu,
hüzün ve sevinçti. Hisler gerçekti, gerçeğin sesi edebiyattı. Postmodern şiirler ele gelen her malzemenin katıldığı ve tadanların yüzünü ekşiten bir çorba gibidir.

“çok yalnızım, mutsuzum
göründüğüm gibi değilim aslında
karanlıklarda kaybolmuşum
...bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun
zamandır
aradıkça batıyorum karanlık kuyulara”

Yukarıdaki örnekteki gibi karamsarlık, umutsuzluk boy gösterir şiirlerde. Aynı zamanda yapısal özellikler de önemli değildir, oyun hamuru gibi şekilden şekile sokulabilir. Çünkü önemli olan anlatılan değil, kullanılan kelimelerdir. Önemli olan yaşadığın acıları başkalarına da tattırmaktır. Zira bu havalı olandır! İşte buna karşı gerçeğin şiiri, romanı, öyküsü kazanacaktır. Türkiye, bağrından yeni Kemal Tahirler, Orhan Kemaller, Yakup Kadriler, Ahmed Arifler, Hasan Hüseyin Korkmazgiller, Attila İlhanlar, Nazım Hikmetler ve burada sayamadığımız nicelerini yetiştirecek.

Bak Beyim, Sana İki Çift Lafım Var

Emperyalizm bireyci politikaları ile bütün dünyada taarruzda. Sadece müzikte, edebiyatta, sokakta değil, sinemada da saldırı her geçen gün sürmektedir.

İzlediğimiz filmleri bir düşünelim. Yeşilçam’ın meşhur filmlerinden Bizim Aile filmini bilmeyen yoktur. Filmde bir ailenin başından geçen olaylar ve aile içinde birlik, beraberlik, dayanışma, kardeşlik gibi vurgular anlatılır. Ana karakterlerden Yaşar Usta’nın o ünlü tiradı hala herkesin ezberindedir. Yaşar Usta filmde patronuna isyanında aslında onun insanlığa, başkalarının hayatına ne kadar yabancılaştığına isyan eder. Ya da Hababam Sınıfı’ndaki arkadaşlığın verdiği tebessümü hangi filmden tadabiliriz başka? Yer yer haytalık ama en çok kader birliği ve arkadaşlık anlatılır bu filmlerde. Bir nesil bu filmlerle büyürken başka bir nesil de yalnızlığı izleyerek büyüyorlar. “İnto the Wild” yani yabanın ortasında filmi ile tek başına yola çıkmanın, gezmenin, sefaletin ve en sonunda yalnız ölmenin övüldüğü film başlı başına yalnızlık propagandasının başyapıtlarından. Ana karakterin ebeveynlerini, kardeşini, arkadaşlarını ve tüm çevresini bırakıp kendisini yalnızlığın kollarına bıraktığı filmde yalnız ölsen de sorun değil, önemli olan tek başına kalabilmek deniyor. İnsanlığın bütün gelişimini de reddeden filmde karakter kendini yollara vuruyor ve yaban hayatı yaşıyor. Bir başka “yoğun yalnızlıkla” karşılaştığımız film ise Leon. Filmde ana karakterler 12 yaşında Mathilda isimli kız çocuğu ve duygusuz bir seri katil. Katil, acımasızca duygusuz bir şekilde hareket edip öldürüyor ve ortada iz bırakmadan kayboluyor. Mathilda ise onun “koruması altında”. Baştan sona ana karakterin “ben yalnız yaşarım, yalnız çalışırım, öldürürüm” replikleri ile geçen film dahi aslında bir taraftan seri katilin bile yalnız kalamayacağını gösteriyor. Çocuk istismarı içeriğini ise şimdilik yazı konusu dışında tutuyoruz.

Netflix, Blutv gibi dijital platformlarda ve TV dizilerindeki yalnızlık propagandasıysa her an ulaşılabilir büyük bir kolaylık! Kişinin kişisel bilgileri ile kendi isteği doğrultusunda istediğini istediği zaman istediği yerde istediği şekilde izlediği bu içerikler ve bireysel özgürlükler dünyasında kaybolmamak elde mi?! “Parasını verdin, hakkın” politikasıyla pazarlanan bu dijital platformlardaki bazı popüler diziler neoliberalizmin video hali desek yeridir. Tabii sadece ücretli içeriklerde rastlamıyoruz neoliberal ezgilere. Bir dönem tüm dünyayı, kasıp kavurmuş, en iyi komedi dizileri sıralamasında hala varlığını koruyan, final bölümü 52,46 milyon kişi tara- fından izlenmiş Friends dizisi adı gibi arkadaşlığı anlatmamaktadır. Dizideki “arkadaş” grubu birbirleri ile çarpık ilişkiler yaşamakta, bir gün birine aşık olan ertesi gün başka birine aşık olabilmektedir. Aşkı da arkadaşlığı da ayaklar altına alan bu dizideki ana karakterlerden biri olan Ross aralarında bilim ve akılla hareket eden ama en çok aşağılanan kişidir. Ross, Paleontoloji mezunu bir akademisyendir ve bilimsel konular hakkında sohbet etmeyi çok sever. Ancak grup içerisinde “sıkıcı” konularda konuştuğu için kimi zaman dışlanmaktadır. Ross, utangaçlığı ve kibarlığı ile sık sık dalga geçilen kişi olmaktadır. Yine grubun düzenli gelire sahip bir şirket elemanı olan Chandler, Bing’in takım elbisesiyle her gün aynı işe gitmesi diğer grup üyeleri tarafından sıkıcı ve anlamsız bulunmaktadır. Peki ne beğenilmektedir? Dedikodu, çarpık ilişkiler, cinsellik içeren sohbetlerden keyif alınmakta, kahkahalara boğulma sebebi olmaktadır. Yalnızlaştırma arkadaşlık olarak anlatılır bu dizilerde. Yalnızlıkta bazen övünç kaynağı olarak gösterilir. Tek başına olan, “cool” yalnızları anlatan dizileri izleyenler kendilerini odalarına kitleyip, sokakta, okulda, işte kulaklıkla kendini dünyadan soyutlayıp müzik dinlemeyi marifet biliyorlar.

Öte yandan herkesin bir kumandayla erişebildiği TV dizileri de toplum sağlığını çok ciddi şekilde tehdit etmektedir. Yıllar önce yayınlanan Medcezir dizisinde ana karakterin havuzda suyun altında tek başına ağlaması, “yalnızlıktan” intihar etmesi belki de dizinin en çok akıllarda kalan sahneleri olmuştur. Etrafında onlarca arkadaşı varken uzaklaşarak yalnızlığını hem kendi yaratan hem de bundan memnuniyetsizlik duyan bu dizi karakterleri ve karakterleri yaratan senaristler toplumu yalnızlaştırma misyonunu fazlasıyla yerine getirmiştir. Yalnızlık övücülerinin kâr hırsı toplum sağlığının önüne geçmiştir. Çünkü yalnız kalan insan kendini böyle avuntulara verecek ve üreticiye para kazandıracaktır. Gece kulüplerinde de benzer bir taktik uygulanır. Müzik çok yüksek sesle çalınır ki mekâna gelen kişiler birbirleriyle konuşamasın, paylaşımda bulunamasın böylece kendini daha çok içeceğe versin böylece işletmeye daha fazla para kazandırsın.

Bir taraftan da Hollywood başlı başına bir savaş makinesi. Askerlerin cephede mermi sıkması gibi, Hollywood’ta da film üretimi seri hale gelmiş durumda. Özellikle Marvel filmleri ile yenilmez imajı verilen Amerikan emperyalizmi her gün yenilmeye devam ediyor. Öyle ki kendi filmlerinde yarattıkları karakterler de yalnızlaşıyor, ekiplerinden kopuyorlar. Ancak bilmedikleri bir şey var ki bu yalnızlaşma onların sonu olacak. Dergimizin diğer yazılarında da işlediğimiz gibi emperyalizm yalnızlaştırarak öldürmeye çalışır, ancak kendi yarattığı yalnızlıkta boğulacak.

Vatanın Bağrına Düşman Dayasın Hançerini

Büyük Millet Meclisi’nde 13 Ocak 1921’de konuşan Bursa Mebusu Muhittin Baha Bey konuşması sırasında şair Namık Kemal’in, “Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini. Yok mudur kurtaracak bahtı kara mâderini?” şiirini okur. Bunun üzerine kürsüye çıkan Mustafa Kemal Atatürk şu sözleri dile getirir: “Milletimiz bugün bütün geçmişinde olduğundan ve atasından daha çok ümitlidir. İşte bu kürsüden bu Yüce Meclis’in başkanı sıfatiyle yüce Heyetiniz’i oluşturan bütün üyelerin her biri adına ve bütün millet adına diyorum ki: Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini!”

İşte bu sözler bize rehber olmuştur. Her koşul altında, nerede, ne zaman, ne durumda olursak olalım, aynı mücadele şiarımız ile Mustafa Kemal Atatürk olacağız. Sistemin tüm saldırılarını göğüsleyecek, yalnızlık duvarlarını yıkacağız ve hiçbir arkadaşımızın da bu duvarlar arasında kalmasına izin vermeyeceğiz. Varsın sistem müziğiyle, şiiriyle, kitabıyla, filmiyle bizlere ve tüm dünyada mazlum milletlere saldırsın. TaLeBeler olarak her gün daha fazla yazacak, çizecek, üretecek ve bizi yalnızlaştırmaya çalışanları da kazanarak herkesin yalnızlığına son verecek, yalnız kalmamanın sanatını yapacağız!

Ali Murat Engin

TLB Genel Başkan Yardımcısı

talebe.org

Tarih:
Diğer Haberler