Emperyalizmin İnsanla Savaşı: Eşcinsellik

Yakup Büray Yılmaz, TaLeBe Dergisi 20.Sayısında yazdı.

Emperyalizmin İnsanla Savaşı: Eşcinsellik

Herkesin bildiği üzere günümüz Türkiye’sinin en önemli tartışma konularından biri LGBT ve toplumun LGBT’yi nasıl karşıladığıdır. Bu konu Netflix tartışmaları ve çeşitli LGBT örgütlerinin ‘’Onur Yürüyüşü’’ adı altında yapmış olduğu eylemlerle daha da gündeme gelmiş oldu.Biz de bu yazımızda ülke gündemini kurcalayan bu konunun dikkat çekilmesi gereken bazı taraflarını hep birlikte ele alacağız.

Biyolojik mi, Toplumsal mı?

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Eşcinselliğin biyolojik boyutunu ele almıyoruz. Bu konu tıp doktorlarının ve bilim insanlarının uzmanlık ve çalışma alanları. Ancak yapılan araştırmaları incelediğimizde biyolojik ya da genetik kökenli eşcinselliğe sahip bireylerin halk içinde yoğun olmadığını görüyoruz. Ama eşcinselliği toplumsal boyutlarıyla ele aldığımızda özendirme ve yabancılaşma sonucu eşcinselliğe yönelmiş birine rastlama olasılığımız çok daha yüksek seviyelere çıkmış oluyor. Bunun sebebi de neoliberalizmin getirdiği ideolojidir.
Kapitalizm ile birlikte gelen sınıflaşma insanları kimliklerine yabancılaştırıyor ve onları farklı eğilimlere açık bireyler haline getiriyor. Kapitalizmin dayattığı baskı ve işbölümü anlayışı cinsiyetleri erotik yozlaşmaya itiyor. Aynı zamanda kapitalizm, eşcinselliği ticari bir piyasa olarak da görüyor. Bu piyasanın ürünleri bugün LGBT konulu filmler, diziler ve çeşitli araç gereçler ile ortaya çıkıyor. Özellikle Netflix’in ürettiği her dizide veya filmde sekmeden eşcinsel bir karakter bulmak mümkün. Dizilerde hep iyi ve kahraman olarak gösterilen bu eşcinsel karakterler gençliğin birer idolü, rolmodeli konumuna geliyorlar ve bu sayede eşcinselliğin yabancılaşma olarak görülmesi bir yana, aksine bir tercih olarak sunuluyor.
Türkiye’de ise eşcinsellik söylemleri ile daha çok 1980’den sonra yani 12 Eylül Darbesi’nden sonra karşılaşıyoruz. Bu süreçte muhalif kılığına bürünmek isteyen Türk entellerinin eşcinsel kimliği taşıdığını, hatta bu kimliğe sahip olmayan kimselerin muhalif olamayacağı görüşünün yaygınlaştığını söylemek mümkün. Enteller o dönemde bu kimliği neoliberal akımın getirdiği esinle Batı’dan devşirdiler. Bu tür bozulmalarla beraber toplum nezdinde o güne kadar kabul görmeyen eşcinsellik ve diğer cinsel eğilimler insanlar tarafından yavaş yavaş normal karşılanmaya ve kabul görmeye başladı. Bu olay da Türkiye’deki eşcinselliğin yaygınlaşma sürecindeki toplumsal kaynaklı nedenlerinin başında gelen bir örnektir.

Türkiye’de eşcinsellik ve yabancılaşmanın kronolojisi ise şu şekilde:

-Erotik film furyasının başlaması. (1979),
-24 Ocak kararları ve 12 Eylül’le birlikte milli devletin tasfiyesinin başlaması. (1980)
-Fakirlere yardım ve çevrecilik adı altında neoliberal sivil toplumculuğun doğuşu. (1981)
-Darbe sonrası Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun, Müjde Ar isimlerinin başını çektiği tecavüz filmlerinin yaygınlaşması. (1981)
-Lümpenlik, günübirlik ilişkiler ve uyuşturucunun meşrulaştırıldığı Kaybedenler Kulübü radyo programının yayına başlaması. (1992)
-Tansu Çiller’in Gümrük Birliği Anlaşması'nı imzalayıp “Son sosyalist devleti yıktık.” naraları atmasıyla “Dünyaya açılmamız.” (1996)
- “Aşkın ve Devrimin Partisi” sloganıyla ÖDP’nin kuruluşu. (1996)

Hoşgörü ve Eşcinselliğin Savaşı

Günümüzde çeşitli çevreler Amerika’nın Türkiye’deki eşcinsellik propagandaları için hoşgörü talebinde bulunuyorlar. Elbette her görüş terör boyutuna ulaşmadığı sürece özgürdür ve hoşgörü ile karşılanması gerekir. Ama artık bu talep, hoşgörü boyutundan çok toplumsal kökenli eşcinselliği ve diğer eğilimleri insanın birer normu olarak göstererek bir cinsel kimlik dayatması haline gelmiştir. Yani insanı hem üreme fonksiyonlarının dışına iten hem de sınıflaşmanın getirisi olan eşcinselliği ve türevlerini normalleştiriyor. Hatta bu dayatılmaya çalışılan yeni normali kabul etmeyenler ise insanlık düşmanı olarak önümüze konuyor.
Türkiye’de ise bu hoşgörü talebi en çok muhalefet çevreleri ve Lambdaistanbul, KaosGL, LİSTAG, İLGA gibi ABD’den fonlandıkları belgelerle ortaya çıkan LGBT+ örgütleri tarafından dillendiriliyor. Bu hoşgörü (!) talebinde bulunan partilerin başında HDP bulunuyor. O HDP kadrolarına bugün onur yürüyüşlerinde ve çeşitli LGBT temalı etkinliklerde rastlamak çok mümkün. Hatta en önde bayrak taşımaktalar. Yukarıda bahsettiğimiz LGBT örgütleri ise bu hoşgörü talebini, talepten ziyade bir özendirme ve yine insanlara LGBT’yi biyolojik bir olguymuş gibi servis etme ve dayatma arayışındadır.

Özendirmeyle Eşcinsel Olunur mu?

Bu soru özellikle LGBT dernekleri tarafından çokça öne çıkarılan bir soru. Bu çevre eşcinsellikte biyolojik sebeplerin daha baskın olduğunu söyleyerek özendirmeyle eşcinsel olunabileceğini reddediyor. Çünkü özendiren bizzat bu derneklerin kendileridir.
LGBT çevreleri eşcinselliği bir tercih meselesi halinde sunuyorlar ve bu tercihi kişinin hür iradesinin bir gereği olduğunu ileri sürüyorlar. Ancak durum tam tersi. Sosyal medya başta olmak üzere, kültür emperyalizminin tüm araçları insan hayatına açtıkları savaşla kendi doğalarına yabancılaşmaları için neoliberalizmi pompalıyor. Buradaki yumuşak karın insanın bu propagandadan etkilenip eşcinsel olması değil, eşcinselliğin özenilen bir olgu olarak normalleşmesi ve kabul edilebilir hale gelmesidir.

Emperyalizm, ülkeleri yalnızca ordularıyla işgal etmiyor, aynı zamanda kültürel bir işgalle toplumları değerlerinden koparıp kimliksizleştiriyor. Bu işgallerin başında eşcinsellik dayatmaları ve özendirmeleri geliyor. Eşcinsellik; filmlerde, dizilerde, onur yürüyüşlerinde, sosyal medyada, reklam panolarında, “Gucci” ve benzeri markaların ürünlerinde hayasızca pompalanmakta ve en sonunda gelip gençliğin kapısını çalmaktadır. Durum artık normalleştirilmenin ötesinde, özendirilmekte ve artı bir değer olarak sunulmaktadır.

Arkadaş ortamlarında, izlenilen dizilerde, ona “Kendi tercihini yap. Erkek/kadın olmak zorunda değilsin.” demekte, “Yeni heyecanlara yelken açmanın” dayanılmaz hazzını (!) teklif etmektedir.

Eşcinsellik, işte bu saydığımız yolları emekleyerek piramidin zirvesine tırmanıyor, koşar adımlarla ilerliyor. Öyle ki bugünlerde bir belediyenin, kent konseyinin, bir milletvekilinin “Eşcinsel çocuklar vardır.” pankartı önünde yürüdüğünü görmek zor değil. 13 yaşında bir çocuk, ergenlik döneminde kendine bir kimlik yaratmak isteyen genç arkadaşımız, bir üniversite öğrencisi sistemin içerisinde özellikle sosyal medyanın da etkisiyle bir yalnızlığa ve hareketsizliğe gömülmektedir. Instagram, Netflix, Twitter vb. birçok uygulama gençlerin bütün vaktine gözünü dikmiştir ve gasp etmektedir. Çoğunlukla buralarda vakit geçiren gençler kendi kimliğini de buralarda yaratmaya çalışıyor. Sonuç olarak BTS'nin cinsiyetsiz şarkıcıları, Netflix'in eşcinsel kahramanları, Instagram'ın zengin "influencer"ları çıkıyor ve gençleri bir yönelime davet ediyor. Kimliksizleştirilen gençliğin yalnızca cinsiyetinden kopması değil, aynı zamanda milli bilincini de kaybetmesi isteniyor.

Bir Yabancılaşma Türü: Eşcinsellik

Eşcinsellik insanın benliğine yabancılaşmasıdır. Değerlerinden kopması, bilimsel gerçekliklere yüz çevirmesidir. İnsanın en doğal özelliği cinsiyeti ve bunun getirdiği davranış biçimleridir. İnsanın en temel içgüdüsü, üremektir. Ancak eşcinsellik buna doğal olarak karşı çıkmaktadır; insanın doğasına karşı çıkmakta, insanın en temel özelliklerine düşmanlık yapmakta, insanın kendisiyle savaşmasına yol açmaktadır.

Eşcinsel insan kendisine karşı bir savaş vermektedir. Kendi doğasıyla savaşan insan en nihayetinde kendisine yabancılaşmaktadır. İnsanın kendisine ve cinsiyetine yabancılaşmak, içerisinde böyle bir savaşa girmek ancak ve ancak mutsuzluk getirir. Eşcinseller arasında intihar oranları oldukça yüksektir. Çünkü dünyada kendisi dahil her şeye yabancılaşmış ve bunlara karşı savaşan bir insanın bu hayatı sürdürme şansı da bulunmamaktadır.
İşte bu çürümüş yaşam tarzını insanlarımıza dayatan sistem, gözünü topyekûn insanlığa dikmiştir. Emperyalizm karakterini kazanmasıyla kapitalist sistem gitgide üretimden kopmuş ve üretimin tüm parçalarını yok etme noktasına gelmiştir. Bu parçaların en önünde ise insan gelmektedir.

Roma'dan Bugüne Eşcinsellik

Eşcinselliğin tarihin her döneminde var olduğu öne sürülüyor, ama çeşitli tarihsel olgulara baktığımız zaman bunun böyle olmadığını görüyoruz. Milattan önce yaşamış; sınıfsız, sosyal hayatta ezici hiyerarşinin olmadığı toplumlarda eşcinselliğe rastlanmıyor.Hatta bir örnek vermek gerekirse bozkır kültürünün hakim olduğu eski Türklerde eşcinsellik hiç görülmüyor, aksine bir kıyamet alameti olarak kabul ediliyordu.
Eşcinsellik karşı cinsle ilişkinin dinle veya çeşitli otoriteler vasıtasıyla engellendiği toplumlarda ve de en çok sınıfsal farklılaşmanın ortaya çıktığı toplumlarda görülüyor. Eşcinselliğin tarihsel köklerine indiğimizde ise eşcinselliği: eski Çin, Sümer ve Hititlerin görece gelişmiş meta ekonomileri temelinde yükselen feodal hâkim sınıf içinde, Eski Yunan toplumunda köle sahibi soylular sınıfı içinde, yine köleci Roma toplumunda soylu sınıfı içinde ve zengin konaklarında, Bizans, İran, Emevi, Abbasi, Osmanlı saraylarında.Japonya'da Samuray denen savaş zümresinde görüyoruz. Bu örnekler vasıtasıyla eşcinselliğin sınıfsal gerçeklere dayandığı olgusu kuvvet kazanmış olacaktır.
İnsanlığın üç büyük davası vardır: Eşitlik, özgürlük ve barış. Sınıflara bölünmüş ve cinsler arası eşitsizliğin hüküm sürdüğü toplum, ancak sınıflar ve cinsler arası eşitlikle yabancılaşmadan kurtulur ve barışa da kavuşur. Nitekim bugün emperyalizm bu olguyu bilmekte ve kullanmaktadır.
Kadını Kafese Atan “Tercih”: Eşcinsellik
Sınıflaşma ile kadının geri plana atılması hatta bazı toplumlarda mülk haline getirilmesi tarih boyunca kadını yalnızlaştırmıştır. Sınıflaşmanın görüldüğü Roma’da hiyerarşinin üst kısmını aristokratlar oluşturuyordu ve bürokrasiye karışamayan insanlar o dönemde aşağı bir varlık olarak görülüyordu. O dönemde kadınların siyasette veya bürokraside bir yeri yoktu. Bu yüzden aristokratlar cinsel tercih olarak karşı cinse değil, hiyerarşik bakımdan daha üstün olan hemcinslerine yöneldiler. Aynı olay Antik Yunan’da da mevcut. Antik Yunan’ın kölecilik üzerine kurulu sistemi yine kadını dışlamaktadır, ezmektedir. Yunan aristokratları da aynı şekilde hiyerarşik yapının üst kısmındaki hemcinslerine yönelmektedirler. Hatta Yunanlara göre erkek aşık olmak içindir, ancak kadın aşık olunamayacak kadar aşağıdır.

Sınıflaşmanın olduğu sistemlerde kadın bir mülk olarak ele alınır ve her türlü cinsellikten mahrum bırakılır. Eşcinselliğin görüldüğü köleci Yunan toplumunda erkeklerin hemcinsleri ile birlikte olabilmesi meşruyken, kadınların eşcinsel ilişkiler kurması yasaklanmıştır. Bunun sebebi eşcinsellik karşıtlığı değil, aksine eşcinselliğin “yüceliğinden” kaynaklıdır. Kadının toplum içindeki statüsü aşağılara indikçe eşcinsellik de yukarılara tırmanmıştır. LGBT çevreleri aynı zamanda kadın haklarından da dem vuruyorlar. Peki LGBT savunucularına soruyoruz: Kökeni kadını aşağılık bir varlık olarak gören eşcinselliği savunmak, kadın haklarını savunmakla tezat bir ilişki içerisinde değil midir?

Yabancılaşmanın Beşinci Biçimi: Eşcinsellik

Milli devletlere gözünü dikmiş olan emperyalist sistem, parçalamaya en temel taştan; ailemizden ve insanımıza başlamayı hedeflemektedir. Çok iyi bilmektedirler ki; ailemizi parçalarlarsa, insanımızı kendisine yabancılaştırırlarsa bu milli devleti de çok kolay ele geçirecekler.

Ama yanılıyorlar!

Türk gençliği bu çürümüş ideolojiye karşı mevzileniyor ve tavrını çok net ortaya koyuyor.

Sistem bizlere istediği kadar sunsun, istediği kadar insanlarımızı eşcinselliğe yönlendirsin; başaramazlar.

Türkiye Liseliler Birliği olarak eşcinsellik özendirmesine karşı mücadelemizi daha da yükseltiyoruz. Emperyalist sistemin kimlik siyaseti, milli devletimizi parçalama planları tutmaz.

Türk milleti ve gençliği bu topraklara, geleneklerine bağlıdır ve binlerce yıldır beraber yaşamaktadır. İşte bu devlet birikimi, bu yaşam kültürü emperyalizmin bu saldırılarını ve özendirmelerini paramparça edecektir.

Tarih:
Diğer Haberler